Berlin, Federal Almanya Cumhuriyeti (Weltexpress). Dünyaca ünlü ekonomist ve jeostratejist Profesör Sachs’a göre, Batı’nın küresel hakimiyetini kaybetmesini kabul etmeyenler, sonunda kimsenin kontrol edemeyeceği bir çatışmayı kışkırtmak üzereler.
YouTube’da yayınlanan bir dizi röportaj ve tartışmada Profesör Sachs, mevcut krizin nedeninin kolektif Batı’nın tarihsel güç kaybında yattığını belirtiyor. Ancak Sachs, yeni bir dünya savaşı tehlikesini Çin veya Rusya’nın yükselişinde değil, Batı’nın tepkisinde görüyor.
Amerika Birleşik Devletleri ve en yakın müttefikleri – Birleşik Krallık, Avrupa Birliği, Japonya ve Avustralya – yaklaşık iki yüzyıl boyunca dünyayı büyük ölçüde şekillendirmiş ve sömürmüşlerdir. Bu dönem artık sona eriyor. Bunun nedeni Batı’nın ortadan kalkması ya da ekonomik açıdan önemsiz hale gelmesi değil, uluslararası düzeni tek başına kendi lehine belirleme konusundaki eski yeteneğini kaybetmiş olmasıdır.
Bu nedenle Sachs, bir “çifte kriz”ten söz ediyor: bir ABD krizi ve bir Batı krizi. Özellikle sorun teşkil eden husus, Amerikan dış politikasının hâlâ, ABD’nin küresel hakimiyetini savunması gerektiği ve bunu hâlâ yapabileceği düşüncesiyle şekilleniyor olmasıdır. Zira ABD’de, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Washington’daki iktidar elitleri arasında giderek yaygınlaşan, Amerika’nın tek süper güç olarak istediği her şeyi yapabileceği düşüncesi hâlâ hakimdir. Oysa bu dünya artık mevcut değildir ve gerçek güç dengeleri – ekonomik, askeri ve siyasi – kökten değişmiştir.
Sachs’a göre bu yeni çok kutupluluk, başlı başına bir talihsizlik değildir. Aksine: Çin’in yeniden önemli bir dünya gücü haline gelmesini ve Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra gücünü geri kazanmasını temelde olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor; zira bu sayede daha fazla refah ve işbirliği mümkün olabilir.
Gerçek şu ki, ekonomik ve siyasi açıdan ağırlığı olan birkaç büyük gücün bulunduğu bir dünya, savaştan çıkar sağlayanlardan oluşan dizginlenmemiş bir Washington rejiminin küresel tek egemenliğinden otomatik olarak daha tehlikeli olmak zorunda değildir.
Batı elitleri için karşılıklı fayda sağlayan işbirliği artık bir seçenek değilse
Sachs’a göre, Amerikan stratejik çevrelerinin belirleyici kesimlerinde dünyanın giderek bir sıfır toplamlı oyun olarak görülmesi özellikle endişe vericidir. Bu, bir tarafın ancak diğer tarafın zararına bir şeyler kazanabileceği anlamına gelir. Dolayısıyla, Çin yükselişe geçerse Amerika kaybetmek zorundadır. Rusya güçlenirse Batı zayıflar. Sachs, neo-sömürgeci sömürücüler arasında yaygın olan bu “mantığa” tamamen farklı bir bakış açısı getiriyor. Ekonomide işbirliği temelde bir “pozitif toplamlı oyun”dur: Ticaret, teknolojik işbirliği ve ekonomik entegrasyon tüm tarafların yararına olabilir. Ancak Batı’nın siyaset ve medya elitleri ile kıtalararası büyük finans şirketlerinin patronları tam da bu düşünce biçimini yitirmiş durumda.
Sachs, örnek olarak, neoliberal düzen içinde sıkça tartışılan, gelecekteki olası düzenlere ilişkin analizlere atıfta bulunuyor. Bu analizlerde çok kutuplu bir dünya, özünde tehlikeli olarak tanımlanıyor. Etki alanları da sorunlu görülüyor. Büyük güçler arasında bir işbirliği, sözde gerçekçi görünmüyor. Çin’in daha güçlü bir konuma gelmesi bir tehdit olarak sunuluyor. Sonuçta geriye, Batı devletlerinin Çin’e karşı koymak için birleşmesi gerektiği fikri kalıyor.
Sachs’a göre tam da bu mantık tehlikeli noktadır: Eğer işbirliği temel olarak naif kabul ediliyorsa ve geriye kalan tek strateji, sözde belirgin bir düşmana karşı ittifak kurmaksa, o zaman barışçıl bir işbirliğinin artık hiçbir şansı kalmaz.
Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki döneme bir paralellik
Avrupa, 1914’te toplumları ekonomik çöküşün eşiğinde olduğu için savaşa girmedi. Aksine: Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde bile Avrupa, bilimsel, teknik ve ekonomik ilerleme açısından olağanüstü bir dönem yaşamıştı. Buna rağmen, Avrupa’nın büyük güçlerinin giderek sertleşen iki bloğa bölündüğü bir durum ortaya çıktı. İttifaklar, silahlanma, karşılıklı güvensizlik ve siyasi yanlış kararlar, sonunda tüm tarafların boyutunu büyük ölçüde hafife aldığı bir savaşa yol açtı. Sachs’ın asıl uyarısının ölümcül özü işte burada yatıyor: “Büyük savaşların mutlaka büyük, rasyonel bir nedeni olması gerekmez. Bir dizi yanlış karardan doğabilirler.”
Bu nedenle, Çin’in “kontrol altına alınması” veya yenilgiye uğratılması gerektiği düşüncesi özellikle sorunlu. Sachs, Çin’in artan gücünü inkar etmiyor. Aksine, bunun kaçınılmaz olarak bir ABD-Çin güç mücadelesine yol açacağı sonucuna itiraz ediyor.
Çünkü Sachs’ın açıklamasına göre Çin, ABD’yi küresel hegemonik güç olarak yerinden etme hedefini gütmüyor. Aksine Pekin, her şeyden önce, yeterince tekrarlanan açıklamalara göre Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişini durdurmak isteyen yabancı güçler tarafından yeniden egemenlik altına alınmayı önlemek istiyor.
Ukrayna, İran ve “gerçeklikten kaçış”
Sachs, bu analizi Batı’nın Ukrayna ve Orta Doğu’daki savaşlara ilişkin değerlendirmeleriyle ilişkilendiriyor. Özellikle, siyasi iletişimin, kendi görüşüne göre, gerçek güç dengelerinden uzak bir imaj yaratmış olduğunu eleştiriyor. Ukrayna’nın kaçınılmaz olarak kazanacağı, Çin’in çöküşün eşiğinde olduğu ya da İran’ın askeri ve toplumsal açıdan kolayca yenilebileceği yönündeki iddiaların mantra gibi tekrarlanmasını Sachs, Batı’nın “gerçeklikten kaçışı”nın bir ifadesi olarak yorumluyor.
Ona göre bunun arkasında psikolojik bir mekanizma yatıyor: Bir kişi kendi zayıflığını kabul etmek istemiyorsa, kendi gücünü o kadar daha fazla öne çıkarmak zorunda kalır. Kendi gücüne dair bu “büyüklük kompleksi” ise, diğer tüm güçlerin Batı’ya karşı çalıştığı düşüncesi gibi bir paranoyaya yol açabilir.
Sachs, özellikle İran’ı örnek olarak gösteriyor. Ülke, Batı’da sıklıkla geri kalmış bir devlet olarak tasvir ediliyor. Oysa İran, aslında yüksek eğitimli bir nüfusa, gelişmiş bir altyapıya ve uzun bir medeniyet geleneğine sahiptir. Sachs, burada da Batı’nın algısı ile gerçeklik arasında tehlikeli bir uyumsuzluk olduğunu görüyor.
Güç aracı olarak dolar etkisini yitiriyor
Washington, doları ve uluslararası finans sistemini dış politika baskı aracı olarak giderek daha fazla kullanmaktadır. Bu sayede Rusya, İran veya Venezuela gibi ülkeler, Batı’nın hakim olduğu finans sisteminden zarar görebilmiştir. Ancak tam da bu araç, uzun vadede ABD’ye karşı kullanılabilir ve kullanılacaktır. Zira dolar ne kadar sık bir silah olarak kullanılırsa, diğer ülkeler için alternatif ödeme sistemleri kurma teşviki o kadar artar. Bu konuda Çin ve Rusya, BRICS+ ile birlikte büyük ilerlemeler kaydetmiştir.
Sachs’a göre, giderek büyüyen Batı finans balonu da mevcut gelişmenin nedenleri arasında yer almaktadır.
Onun görüşüne göre, Batı finans dünyası, Batı dışı, özellikle de burjuva dünyanın bazı kesimlerinde, küresel istikrarı korumak ve kendi servetlerini ve birikimlerini güvence altına almak için Amerikan teknolojik ve ekonomik hakimiyetinin sürdürülmesi gerektiği fikrinin yerleşmiş olmasından da yararlanıyor. Büyük ABD teknoloji şirketlerinin yüksek piyasa değerleri, bu yaygın anlatının bir başka unsurudur. Ancak aynı zamanda ABD, boynuna kadar borç batağına batmış durumda ve bu da mevcut durumun böyle devam etmesini imkansız kılıyor. Ayrıca, ABD hisse senedi piyasası tarihsel olarak yüksek bir değerleme seviyesinde bulunuyor ve şu ana kadar henüz kâr elde etmemiş olan yapay zeka sektörü, yaklaşık 3 trilyon dolar (3.000 milyar dolar) tutarında tarihsel olarak yüksek bir borç yükü altında.
Sachs’a göre bu durum tehlikeli bir kısır döngü yaratıyor: Jeopolitik balon, finansal balonu destekliyor – ve bunun tersi de geçerli. Siyasi ve ekonomik aktörler bu sisteme ne kadar çok yatırım yaparsa, kendi stratejilerini düzeltmeleri o kadar zorlaşıyor. Sachs buna “batık maliyet” hatası diyor: İktidardaki elitler, kariyerlerine, itibarlarına ve paralarına yanlış bir stratejiye o kadar çok yatırım yapmışlardır ki, artık ancak büyük kayıplara katlanarak bu durumdan çıkabilirler. Dolayısıyla, “Gözleri kapat ve devam et!” sloganıyla yoluna devam edilir.
Bu bağlamda Sachs, “Kimse bunu durduramaz” dedi. Ancak Sachs’ın kendi tutumu, röportajın başlığının kulağa geldiği kadar mutlak değildir. O, jeopolitik bir patlamanın ya da büyük bir finansal çöküşün kaçınılmaz olmadığını açıkça belirtiyor. Rasyonel bir politika ile her iki tehlike de önlenebilir. Birinci Dünya Savaşı da önlenebilirdi. Ancak 1929 Dünya Ekonomik Krizi’ne ve 2008 finansal krizine bakıldığında, bunların da bugün hâlâ iktidarda olan politikacı kastının yanlış siyasi kararları nedeniyle daha da şiddetlendiği görülür.
Sachs’ın karamsar ifadesi daha çok siyasi dinamiklere atıfta bulunuyor: Güç dengeleri değişmiş olmasına rağmen hükümetler modası geçmiş bir hegemonyaya sıkı sıkıya sarılırsa, sonunda kontrolden çıkacak kararlar alma olasılıkları artar.
Bu mantığa göre “en kötüsü” sadece bir resesyon olmaz. Bu, finansal kriz ile jeopolitik gerginliğin birleşimi, hatta muhtemelen büyük güçler arasında bir savaşa kadar varan bir durum olur. İşte 1914 ile yaptığı karşılaştırmanın ana fikri de tam olarak budur: Bir dünya savaşının çıkması için kimsenin bunu istemesi gerekmez. Batı, eski tekel konumunun sona erdiğini kabul etmelidir. Çok kutuplu bir dünya otomatik olarak bir felaket anlamına gelmez. Aksine, çökmüş bir dünya düzenini giderek daha sert yöntemlerle yeniden kurmaya çalışmak felaketle sonuçlanabilir.
Ancak nihayetinde Sachs yine de ihtiyatlı bir umut dile getiriyor. Ona göre, ABD ve Avrupa halkları hiçbir şekilde savaş takıntılı değil. Normal hayatlarını sürdürmek, ekonomik güvenlik ve savaşların sona ermesini istiyorlar.
Bu nedenle onun için asıl önemli soru, demokratik kurumların bu iradeyi gerçekten siyasete yansıtıp yansıtamayacağıdır. Ancak bu konuda, bu satırların yazarı Almanya için karamsar bir tablo çiziyor.
Şu anki savaş meraklısı federal hükümet, koalisyon partileri CDU/CSU ve SPD’den oluşuyor. Bu partilerin seçmen desteği artık üçte birin biraz altında. Yine de CDU/CSU ve SPD, Federal Meclis’te açık ara en güçlü ve tek savaş karşıtı parti olan AfD’yi, antidemokratik ve hukuki açıdan son derece tartışmalı yöntemlerle siyasi olarak felç etmek ve marjinalleştirmek niyetindeler.
Bu konudaki hazırlıklar, “Almanya için Alternatif”in doğudaki eyalet meclislerinde mutlak çoğunluk kazanması ve orada hükümetleri kurabilmesi ihtimaline karşı yapılıyor. Üstelik iktidardaki CDU/CSU/SPD politikacı kastı o kadar küstah ve kibirli ki, AfD seçmenlerinin demokratik iradesine aykırı olan antidemokratik planlarını alenen duyuruyor ve bunu “sağa” karşı bir önlem ve “bizim” –ama aslında kendi versiyonlarındaki– “demokrasiyi” korumak için bir adım olarak satmaya çalışıyor.
Antifaşizm kisvesi altında faşizm
Bu durum, İtalya Komünist Partisi’nin (PCI) kurucularından Signor Ignazio Silone’yi hatırlatıyor. 1944 yılının sonunda İtalya’nın faşistlerden kurtarılmasının ardından İsviçre’deki sürgünden vatanına döndüğünde, sınır kapısında gazeteci François Bondy tarafından faşizmin bir daha geri döneceğine inanıp inanmadığı soruldu. Bunun üzerine Silone, bugünün bakış açısıyla peygambervari bir cevap verdi: “Faşizm geri dönerse, şöyle demeyecek: ‘Ben faşizmim.’ Hayır, şöyle diyecek: ‘Ben antifaşizmim.’”
Jeffrey Sachs Hakkında
1954 doğumlu Jeffrey D. Sachs, Amerikalı bir iktisatçı ve New York’taki Columbia Üniversitesi’nde profesördür. Uluslararası üne ilk olarak ekonomik kalkınma, yoksulluğun ortadan kaldırılması ve makroekonomik istikrar konularındaki çalışmalarıyla kavuşmuştur. 1980’ler ve 1990’larda, Latin Amerika ve Doğu Avrupa’daki hükümetlere ekonomik reformlar konusunda danışmanlık yaptı.
Daha sonra Sachs, küresel kalkınma programlarının önde gelen savunucularından biri haline geldi ve Birleşmiş Milletler’de çeşitli görevlerde bulundu. Columbia Üniversitesi’ndeki Earth Institute’u yönetti ve BM Genel Sekreterlerine danışmanlık yaptı. Araştırmaları ve kamusal faaliyetleri, büyük ölçüde küresel kalkınma, yoksulluk, sürdürülebilirlik ve uluslararası politika konularına odaklanmaktadır.
Son yıllarda Sachs, Amerikan dış politikasının keskin bir eleştirmeni olarak giderek daha fazla öne çıkmıştır. Özellikle Ukrayna, NATO, Rusya, Çin ve Orta Doğu konularında, Washington ve birçok Avrupa başkentindeki dış politika ana akımından açıkça sapan görüşler savunmaktadır.
Sachs’ın temel tezi şudur: Asıl tehlike, çok kutuplu bir dünyanın yükselişinde değil, bu yükselişi bir çatışma politikasıyla durdurmaya çalışmakta yatmaktadır.













